YIKILAN SADECE EVLERİMİZ DEĞİL, BİN BİR EMEKLE KURDUĞUMUZ YAŞAMLARIMIZDIR!...
“Kondulardan gelmiştik loy açlık yoksulluk çekmiştik,” Grup Yorum’un bir türküsünde söylediği gibi, Anadolu’daki köyümüzden, kasabamızdan, iş için, ekmek için, çoluk çocuğumuzu okutabilmek, insanca yaşayabilmek için “taşı toprağı altın” diye kandırılarak, kentlere, büyük şehirlere göç etmiştik yıllar önce. İş bulmadan önce, üstünde damı akmayacak, çoluk çocuğumuzla içinde barınabilecek bir konut aradık aylarca. Kıt kanaat geçinirken akrabaların, komşuların yardımıyla, iki göz kondumuzu bir gecede yapıverdik elbirliğiyle. Elektriğimiz, suyumuz, yolumuz yoktu ilk başta. Telefon bile çok lükstü bizler için. Okul, hastane çok uzaktı. Çocuklarımız mum ışığında ders çalışır, çamurlu yollarda kar kış demeden titreye titreye okula gidip gelirlerdi. Hastalarımızı kendi yöntemlerimizle tedavi ettik, hastaneye yetiştiremediklerimizi gözyaşları arasında toprağa verdik kendi ellerimizle bu gurbet ellerinde. Bizleri “ikinci sınıf insan” olarak gören, barınma ihtiyacımızı karşılamayan, ev vermeyen, kendi beslediği arazi mafyalarının eline bırakan devlet, elektrik, su, okul, hastane, yol ihtiyacımızı mı karşılayacaktı? En insani ihtiyaçlarımızı görmezden gelen devlet, bizden kurtulmak için evlerimizi yıktı, fırsat buldukça. Onlar yıktı, biz yeniden yaptık. Örgütlendikçe güçlendik, birleştikçe sorunlarımızı çözmeye başladık sırasıyla… Her şeyi kendimiz bulmak, insan olarak, vatandaş olarak sahip olduğumuz haklarımızı kullanmak için dişe diş mücadele etmek zorundaydık. İlk önce işbirlikçi, çeteci, kan emici mafya ile mücadele ettik, attık onları mahallemizden. Sonra elektrik, su getirdik, yollarımızı yaptık. Minibüs, otobüs getirdik mahallemize. Okul yaptırdık, sağlık ocağı yaptırdık. Yıkmakla baş edemeyen devlet, en sonunda tanıdı bizleri, mahallelerimizi muhtarlık haline getirdi. Yeni bir yaşam kurduk el birliğiyle. Yeni komşular edindik, aynı bizim gibi yaşayanlarla yeni dostluklar kurduk. Dayanışmayı, birlikte mücadele etmeyi öğrendik. “Ateş düştüğü yeri yakar” demedik, hangi inançtan, hangi yöreden olursa olsun komşumuzun evine düşen ateşi hep birlikte söndürmeye çalıştık ya da birlikte yandık aynı ateşin içinde. Yeni bir il, yeni bir yaşam edinmiş olduk. Dün gurbet idi, el idi buralar bize, bugün ise torunumuz-torbamızla, komşularımız dostlarımızla, okulumuz hastanelerimiz, Camilerimiz, Cemevlerimiz ile derneklerimiz, kooperatiflerimizle sosyal yaşamlarımızı kurduğumuz yurt oldu bize. Kız alıp kız verdik, komşu iken hısım olduk tüm mahalle. Kürt, Türk, Laz, Çerkez demedik, alevi, Sünni demedik, oralı buralı demedik. Hep bir olduk zaman içinde. “Gecekondulu” dediler bize, gocunmadık. “Varoşlardan geliyorlar” dediler, gülüp geçtik. Yıllarca değişik “siyasi partiler”in oy tabanı olarak “çantada keklik” gibi görüldük. Bizi birbirimize düşürmeye, birliğimizi bozup bizi güçsüzleştirmeye çalıştılar. Kandırılanlarımız da oldu bu uzun zaman içinde. Bunu kısmen başardılar da. Güçsüzleştiğimizi, bin bir emekle kurduğumuz ortak yaşamlarımızın kısmen bozulduğunu anladıklarından olsa gerek, birliğimizi bozup bizleri buralardan sürmek isteyenler, “buraları size yedirmeyeceğiz” diyenler, boş durmadılar yine… Şimdilerde üzerimizde kara bulutlar dolaştırıyorlar bu yüzden… Dün evlerimizi, iki göz kondumuzu başımıza yıkanlar, elektrik, yol, su, okul, doktor, hastane vermeyenler, alın terimizi, emeğimizi pervasızca gasp ederek, bizden çaldıklarıyla mahallelerimizin etrafına gökdelenleri, büyük alışveriş merkezlerini, lüks otelleri yaptıranların gözüne battı mahallelerimiz. Yetmedi onlara yaptıkları gökdelenler, “kral daireli” lüks konutları, alışveriş merkezleri, eğlence merkezleri, lüks batakhaneler yetmedi. Ortalarında kaldık, lüks ve fütursuz-şaşalı yaşamlarının… Bunun için söküp atmak istiyorlar bizi mahallelerimizden. “Kentsel Dönüşüm” diyorlar, yeni sürgün ve yıkım politikalarının adına… Kendi ellerimizle yaptığımız, oda oda, sokak sokak büyüttüğümüz mahallelerimiz, “kentin dokusunu, görüntüsünü bozuyormuş”, ayıp oluyormuş, AB’li, ABD’li misafirlerine, ağabeylerine, amcalarına… Bunca “çağdaş”lığın ortasında “ilkel” kalıyormuş, “görüntü kirliliği” yaratıyormuş, evlerimiz, birlikte kurduğumuz sosyal yaşamlarımız… “Yıkılmalıymış tez elden, taş üstünde taş, omuz üstünde baş kalmamalıymış. Nerden geldiği belirsiz bu gecekondu milleti, nereye gidecekse gitmeli, küçük daracık apartman dairelerinde birbirinden tecrit edilmeli, öyle her çıkardığımız yasaya ve uygulamaya muhalefet etmemeyi öğrenmeliymiş…” Reddediyoruz böyle çağdaşlığı… Kabul etmiyoruz rüşvetlerinizi… Yıktırmayacağız evlerimizi… Terk etmeyeceğiz bin bir emekle kurduğumuz mahallelerimizi… Direnerek kurduk, direnerek koruyacağız… İçinde olmadığımız, karar mekanizmalarında bulunmadığımız kentsel dönüşüm projelerini, metro kent planlarını yırtıp atacağız çöp tenekelerine… Yeniden birliğimizi sağlayıp, eskisinden daha güçlü örgütlenip, bizi yok sayanların, bizim emeğimiz üzerinden şaşalı saltanat sürdürenlerin başlarına geçireceğiz saltanatlarını… GECEKONDULU DÜN DİRENDİ BUGÜN DE DİRENECEK!... BİZE GÜCÜNÜZ YETMEDİ YETMEYECEK!... TEMEL HAKLAR VE ÖZGÜRLÜKLER DERNEKLERİ FEDARASYONU GECEKONDU KOMİSYONU
YIKIMLARA KARŞI BİRLEŞELİM!..
Tam bir sosyal felaket politikası olarak gündeme getirilen bu yıkım saldırıları ile milyonlarca insanımızın evsiz-barksız, yersiz-yurtsuz bırakılması hedefleniyor. İktidar ve belediyeleri, yıkımlarını meşrulaştırmak için ortaya, “Kentsel Dönüşüm Projesi” adı altında bir saldırı politikasıyla çıktılar. Bu politikayla kentlerin güzelleştirileceği ve asıl olarak da “halkın izbe, hiçbir sosyal imkânı olmayan gecekondulardan kurtarılacağı”nın demagojisini yapmaktadırlar. Gerçekte bu proje ile yapılmak istenen ise, İstanbul’un on yıllar içinde büyüyen şehir yapısıyla artık merkezi bölgelerinde yer alan gecekondu mahallelerinin ve bilimsel-jeolojik araştırmalarla depreme dayanıklılığı tespit edilen bölgelerin emperyalistlere ve yerel işbirlikçilerine altın tepsi içinde sunulmasıdır. Halkın kimi yerde kendiliğinden, veya genel olarak devrimcilerin öncülüğünde bu keyfi ve rant amaçlı yıkımlara karşı ortaya koyduğu çeşitli direnişler, bütünlüklü ve merkezi bir karakter kazanmasa da iktidarı korkutmakta ve yıkımlar konusunda daha temkinli davranmaya zorlamaktadır. İktidarın temkinli yaklaşımı saldırılardan vazgeçildiği anlamına gelmiyor. Çünkü yakalanan her fırsat, yıkım için değerlendirilmekte ve evler peş peşe yıkılmaktadır. Keza gecekondu mahallerinde yaşayan yoksul ve emekçi insanlarımıza “nereden geldiği belirsizler”, mahallerine “buralar terör yuvası”, “yasak bölgeler” denilerek, şehrin diğer mahallerinde yaşayan hemşerilerinden tecrit edilmekte, yaşanan her olay yıkım için bahane haline getirilmeye çalışılmaktadır. Gecekondu halkı, sanki bir gece sabaha karşı İstanbul’un tüm dozerleri, yıkım ekipleri, asker ve polis kuvvetleri kendi mahallerini saracakmış gibi tedirgin edilmektedir. Son örneği Gülsuyu’nda olduğu gibi yıkım bölgelerinde askeri tatbikat ve eğitimlerle halka sürekli gözdağı verilmektedir. Keza iktidar sözcülerinin her demeci, yıkım konusundaki “kararlılıklarını” ortaya koymaktadırlar. İşte bu koşullarda halk olarak bize düşen görev; sonuç alıncaya kadar direnişi sürdürmektir. Halkın örgütlü, kararlılıkla sürdüreceği direnişleriyle başarı kaçınılmazdır. Gecekondu halkının yürüteceği direnişlerin başarıyla sonuçlanabilmesi, barınma hakkının karalılıkla savunulabilmesi için, halkın önemli bir bölümünün, konu ile ilgili olarak bilgilendirilmesi bir zorunluluktur. Elinizdeki bu broşür bu amaca hizmet etmek için düzenlenmiştir. Çünkü; “Bilgi büyük bir güçtür” Gecekondu biz yoksulların bilinçli bir tercihi mi, yoksa kaderimiz mi? “GECEKONDULAR BİR YENİ-SÖMÜRGECİLİK GERÇEĞİDİR”
Kimi istatiksel bilgilere göre Türkiye’deki konutların % 60’ı kaçaktır. Ve bunların önemli bir bölümü de gecekondudur. “Gecekondu”, adın da anlaşılacağı gibi, bir gecede halkın elbirliğiyle, imece usulü, ilkel alet ve yöntemlerle derme-çatma kurduğu evlerdir. Ancak bir gecede kurulan bu gecekondular zaman içinde duvar duvar, oda oda yeniden yapılarak içinde oturulacak normal konutlar haline gelmiştir. Hatta birçok bölgede bir zamanların gecekonduları 4-5 katlı binalar, apartmanlar halini almıştır. Gecekondular yeni sömürgeciliğin tipik özelliklerindendir. Çarpık kapitalizmin bir sonucu olarak, emperyalizm ve yerli işbirlikçileri eliyle yukarıdan aşağı, özellikle büyük şehirlerde hızla geliştirilen “sanayi” büyük oranda ucuz iş gücüne ihtiyaç duymuş, çözüm de milyonlarca köylünün büyük şehir merkezlerine göçüyle olmuştur. Kırdan şehre göç özellikle 1950–60 yılları arasında hızlanmış, başlangıçta ucuz da olsa bulunabilen kiralık evler, göç eden insanlarımızın barınma sorununu kısmen çözmüşse de göçün yoğunlaşmasıyla birlikte barınma ihtiyacı iş-ekmek ihtiyacının da önüne geçmiştir. Oligarşik iktidar, karakteri gereği halkın hiçbir sorununa cevap veremediğinden, vazgeçilmez ve devredilemez evrensel insan haklarından olan “BARINMA HAKKI”nı insanlarımız kendi olanakları ve iradeleriyle, meşruiyet sınırları içinde kullanmış, tercihen şehrin fabrika ve atölyelerine yakın mesafede, şahıs veya kamuya ait boş araziler üzerinde kendi evlerini inşa etmeye başlamışlardır. Belediye zabıtaları veya polis-asker tarafından yapımı engellenmesin diye bir gecede yapılıp, içinde oturulur hale getirildiğinden, bu konutlara “gecekondu” denilmiştir. Önceleri bu araziler üzerinde tek tük olan gecekondular, akrabaların birbirlerini şehre taşıması, aynı köylülerin ya da yörelerin birbirleriyle dayanışma içinde doğal örgütlü halleriyle bu süreci hızlandırmasıyla evler çoğalmış ve önceleri mısır-buğday-ayçiçeği tarlası olan araziler, artık üzerinde binlerce ev, on binlerce nüfusun yaşadığı gecekondu mahalleri haline dönüşmüştür. Alibeyköy, Okmeydanı, Zeytinburnu, Kocamustafapaşa, Ümraniye, Sarıgazi vd. gecekondu semtlerin oluşumu böyle seyir izlemiştir. Dün büyük şehirlerin dışında kurulan bu gecekondular, aradan geçen onlarca yıl ve şehirlerin büyümesiyle birlikte, kendi doğallığında metropolleşen şehirlerin merkezleri haline gelmişlerdir. Örneğin; bugün Zeytinburnu, Kocamustafapaşa gibi büyük semtler, geçmişte deri fabrikalarının kıyılarında kurulan bir zamanların gecekondu mahalleleridir. Keza yakın bir zamana kadar mısır tarlalarının olduğu Alibeyköy, Küçük Armutlu, Derbent, Ferahevler ve Okmeydanı da şimdi toprak rantının en yüksek olduğu merkezler haline gelmiştir. Ancak bu bölgelerde, zaman içinde çeşitli düzenlemeler (yollar, caddeler, büyük binalar vb.) yapılmış olsa da esas olarak, birçoğu hala birer gecekondu bölgesi olma özelliğini korumaya devam etmektedir. Gecekondular emperyalizmin bir yeni sömürgesi olan ülkemizin gerçeği olduğu gibi, bütün yeni sömürgelerin de gerçeğidir. Brezilya’nın teneke evleri, Şili’nin barakaları ve diğer kondular… Buralarda da yoksul halklar aynı bizim koşullarımızda yaşamakta ve yine bizim gibi yıkım, evsiz kalma korkuları kâbus gibi etraflarına dönmektedir. Bu ülkelerin işbirlikçi iktidarları da ülkemizdeki iktidarlar gibi evlerimizi yıkmak için bütün olanaklarını kullanmaktadırlar. Halkın barınma ihtiyacı ve buna cevaben bulduğu “çözüm” olan gecekondular, çarpık kapitalizmin derinleştiği ölçüde varlığını koruyacaktır. Bu ülkede her gün binlerce insan iş-aş için büyük şehirlere taşınmaktadır. Bu insanların iş, ekmek ve barınma ihtiyaçları hiçbir biçimde karşılanmadığından her gün yeni yeni gecekondu mahallelerinin kurulması da kaçınılmazdır. Bugün merkezi yerlerde kalan kimi gecekondu bölgeleri belki rüşvet, aldatma ya da zor yoluyla yıkılabilir. Ancak halkın barınma ihtiyacı karşılanmadığı sürece, her gün yeni gecekonduların kurulması da bir o kadar gerçek ve kaçınılmazdır.
KENTSEL DÖNÜŞÜM PROJESİ” NEDİR?
“Kentsel Dönüşüm Projesi” İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin çeşitli açıklamalarında ortaya koyduğu gibi; “İstanbul’u tehdit eden gecekondulaşmayı önlemek, yeni gecekonduların yapımını engellemek, mevcut gecekonduların sağlıklı kentsel çevrelere dönüşmesi…” amacıyla hayata geçirmeye çalıştığı bir yıkım projesidir. Bu proje hazırlıkları uygulamaya sokulmadan önce 07.12.2004 tarihinde TBMM de kabul edilen 5272 sayılı Belediye Kanunu çıkarıldı. Bu kanunun 73. maddesi “Kentsel Dönüşüm Alanları” başlığını taşıyor ve şöyle açıklanıyor: “Büyükşehir belediyeleri, Büyükşehir belediyeleri sınırları içindeki ilçe ve ilk kademe belediyeleri ve il belediyeleri ile nüfusu 50.000’in üzerindeki belediyeler; kentin gelişimine uygun olarak eskiyen kent kısımlarını yeniden inşa ve restore etmek; konut alanları, sanayi ve ticaret alanları, teknoloji parkları ve sosyal donatılar oluşturmak, deprem riskine karşı tedbirler almak veya kentin tarihi ve kültürel dokusunu korumak amacıyla kentsel dönüşüm ve gelişim projeleri uygulayabilir.” Bu yasa düzenlemeye bağlı olarak hazırlanan projeler kapsamında bugüne kadar, Kurtköy-Cambazbayırı, Okmeydanı-Kulaksız, Küçükçekmece/Kanarya-Sahilboyu, Avcılar-Yeşilkent, Pendik-Aydost, Beykoz-Tokatköy, Alibeyköy-Güzeltepe gibi pek çok semtte asker, polis ve jandarmanın bomba ve kurşunları eşliğinde dozerlerle, bir kısım ev de sahipleriyle anlaşılarak yıkıldı. Bu yıkımlar sonucu yüzlerce aile sokakta kaldı. Aydost, Cambazbayırı gibi yıkım bölgelerinde hiçbir uyarı yapılmadan halkın üzerine bombalar yağdırıldı. Onlarca insan ağır yaralandı. Sadece evlerini korumaya çalıştıkları için onlarca insan işkencelerden geçirilerek gözaltına alındı. Ve bu insanlar direndikleri için adeta “cezalandırılarak” diğer gecekondulara verilen enkaz parasından da mahrum bırakıldılar. Yıkımın olduğu bölgelerde yeni yıkılacak evlerle (çünkü yıkılma kararı alınmış evler parça parça yıkılarak tepki azaltılmaya çalışılıyor) birlikte daha binlerce ev yıkılma tehlikesi içerisinde. Keza Altınşehir-Bayramtepe’de olduğu gibi halk günlerce yıkıma karşı barikat başında bekledi, barikatlar kalkmasına rağmen tedirginlik sürmektedir… Sonuç olarak baktığımızda İstanbul’da yüz binlerce insan, her an evinin yıkılacağı korkusu içerisinde yaşamaktadır. Adı “Kentsel Dönüşüm” olan bu proje Türkiye’nin birçok yerinde değişik adlar ve değişik gerekçelerle yürütülmektedir. Bu yıkım plan ve programlarının siyasi hukuki kaynağı da AKP Hükümetinin kararlarıdır. Bugün hayata geçirilmeye çalışılan “Kentsel Dönüşüm Projesi’yle tüm İstanbul’da 85.423 adet gecekondunun yıkılması gündemdedir. Bu rakam ilk etapta ortaya konulandır. Örneğin; İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı, bir açıklamasında “İstanbul’da 187 bin gecekondu tespit ettiklerini” açıklamıştır. Yani, 85 bin gecekondu yıkıldıktan sonra bir 100 bin gecekondu daha vardır. Diğer taraftan bu gecekonduların pek çoğu birkaç katlı yapılardan oluştuğu için yıkılacak ev-hane sayısı daha da artmaktadır. Böyle hesaplandığında, yüz binlerce insanın daha sokağa atılması gündeme gelecektir. Nitekim “kimseyi aç-açık, evsiz bırakmayacağız” demagojilerine rağmen yıkımların olduğu Alibeyköy-Güzeltepe, Kurtköy-Cambazbayırı ve Beykoz-Tokatköy’de onlarca aile bugün dışarıda açıkta kalmış çadırlarda yaşamlarını sürdürmeye çalışmaktadırlar. Sonuç olarak; “Kentsel Dönüşüm Projesi” bir sürgün ve yıkım projesidir. Bu proje sahiplerinin başlangıç uygulamalarına baktığımızda, iktidar ve belediyelerinin bugüne kadar anlattığı her şeyin masaldan ibaret olduğu ortaya çıkmıştır. “KENTSEL DÖNÜŞÜM PROJESİ’NİN AMACI VE ARKASINDAKİ GÜÇLER
“Kentsel Dönüşüm Projesi”nin amacı; sağlıklı bir kent yaratmaktan öte, şehir merkezlerinin emekçi halktan temizlenerek, emperyalistlere ve işbirlikçi burjuvaziye güvenli bir şekilde sunulmasıdır. Çünkü bu bölgelerdeki arazinin jeolojik yapıları (depreme dayanıklılık) ve coğrafi konumları gereği büyük bir rant kaynağıdır. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin yayın organı “İstanbul” dergisinin Eylül ayı nüshasının kapağında, işgalci ve ilhakçı Fransız diktatörü Napolyon’a atfen bir söz yer almaktadır. “Dünya tek bir ülke olsaydı, başkenti İstanbul olurdu” (Napolyon) AKP’li İstanbul Büyükşehir Belediye yönetimi tarafından malumun ilamı olarak yorumlanabilecek, “Kentsel Dönüşüm Projesi”nin gerçek hedefini bir cümlede özetleyen bir ifadedir bu… AKP iktidarı, emekçilerin şehri İstanbul’u emperyalist yağmacıların insafına terk etmek için projeler geliştirmektedir… Bu yüzden “Kentsel Dönüşüm Projesi” adı verilen bu proje üretilmiş ve mevcut yasalara aykırı bir şekilde uygulamaya sokulmuştur. IMF ve Dünya Bankası, yeni sömürgelerde sürekli hale gelen, yapısal ekonomik krizlerini aşmak için dolaşıma soktuğu, biriken ve artı değer yaratma hızı yavaşlayan finans kaynaklarını, bizim gibi yeni sömürgelerde, inşaat sektörünü kendi belirledikleri ölçülerde hareketlendirerek, gerek mal ve hizmet satışıyla, gerekse de bizzat faiz karşılığı paranın satışıyla kendi kasalarını şişirmeyi hedeflemektedir. Çeşitli diğer etkenlerin de yardımıyla, “Kentsel Dönüşüm Projesi” ile zamandaş olarak tanıtımı yapılan ve emperyalistlerden ithal edilen “Mortgage Projesi” ile gecekonduda yaşayanlara ve tapulu evi olmayanlar, ömür boyu taksit ödemeye zorlanarak, yani “kira öder gibi taksit ödeme” masalıyla devletin “konut yapma” hakkını kullandırdığı demagojisi de birlikte yapılmaya başlandı… Burada onlar açısından en önemli sorun, artık şehrin merkezi haline gelen bu mahallelerde yaşayan ve kendilerine ayak bağı olacak olan gecekondulu yoksulların kovulmasıdır. Yani işin özcesi, gecekonducuların evleri yıkılacak ama açıkta da kalmayacaklar. Kadir-şinas” devletimiz evlerini yıktırmak için belediye ile anlaşan gecekondu sahiplerinin, aldıkları enkaz parasını peşin olarak elinden alıp, geriye kalan borcunu, ömür boyu ödeyeceği taksitlere bölüp, daha önce kira ödemeden yaşadığı konutun yerine, (elbette yapılması düşünülen evler şehir dışında olacak) şimdi hem kira, hem de kapıcı parası, apartman ortak giderleri aidatı, deprem sigortası payı vb. vb. giderler ile birlikte yeni bir cendereye sokacaklar. Bir yandan gecekonducular üzerinden alacakları bu uzun vadeli ranta sahip olunurken, diğer yandan, yapılacak büyük ticari iş merkezleri ve lüks konutların satışından da ayrıca milyarlarca dolar kazanacakları büyük rantlar elde edecekler. Elbette bu rant paylaşımında egemenler arasında ciddi bir paylaşım kavgası da vardır ve devam edecektir. Emperyalistlerden işbirlikçisi yerel inşaat tekellerine, generallerden yüksek bürokratlara ve AKP hükümetinden belediyelerine kadar herkes bu rant paylaşım kavgasının içindedir. Öylesine ki, devletin tüm organları, önlerine harita koymuşlar, hangi bölgeyi, mahalleyi, hangi yöntemlerle ele geçileceklerinin, buraları hangi inşaat ve finans tekellerine peşkeş çekeceklerinin, alacakları astronomik komisyonların hesabı peşine düşmüşlerdir… Ancak bugün hemen hepsi, aralarındaki rant kavgasına rağmen yıkımlar konusunda emekçi halka karşı birleşmiştir. Keza, kimi halkçı söylemlerine karşın CHP, yönetiminde olduğu belediyelerde benzer politikaları hayata geçirmeye çalışmaktadır. Diğer burjuva parti ve politikacıları da farklı değildir. Örneğin eli kanlı Mehmet AĞAR, Okmeydanı’nda yıkımlara karşıymış gibi konuşmaktadır. Bu oy kaygısının verdiği korkudur ve iktidarda olduğunda diğerlerinden farklı bir şey yapmayacaktır. “Kentsel Dönüşüm” projelerinin ardında, rant hesaplarının yanı sıra, aynı zamanda egemenlerin ciddi bir güvenlik kaygıları da vardır ve bütün önlemlerini buna göre almaktadırlar. Yoksul halkın şehir merkezlerinde, egemenlerin yanı başında bulunuyor olması onlar için büyük tehlikedir. Eczacıbaşı’nın “varoşlardan gelecekler, gırtlağımızı kesecekler” söylemi esas olarak bu korkunun ifadesidir. Büyük güvenlik önlemleri aldıkları gökdelenleri ve süper lüks gettoları bu korkularını yenmeye yetmemektedir. Bunun için bütün merkezlerin emekçilere kapatılması ve şehir dışlarında birbirinden tecrit edilmiş birer açık hapishane olacak “Metro kent”lerle, emekçi gettolarının inşa edilmesi de burjuvazinin hedefidir. Ayrıca burjuvazinin adli anlamda da olsa, ciddi bir asayiş sorunu vardır. Çarpık kapitalizmin getirdiği yozlaşma, çürüme ve ekonomik krizler aynı oranda “gayrı meşru” bir dünya doğurmuş ve binlerce insan çete vb. gruplaşmalarla burjuvazi için de tehlike oluşturmaya başlamıştır. Yani can ve mal güvenlikleri bir bakıma riske girmiştir. İşte egemenler için gecekondu bölgeleri bu anlamda da potansiyel tehlikedir. GECEKONDU MU?
HALKIN İHTİYAÇLARINA CEVAP VEREN SAĞLIKLI KONUTLAR MI?
İktidarın demagoji konusu yaptığı gecekondular, halkın tercih ettiği konutlar değil, yaşamda ortaya çıkan bir zorunluluğun sonucudur. Bugün aklıselim düşünen hiç kimse daha sağlıklı konutlar varken, izbe, her türlü sosyal imkândan yoksun yerleri tercih etmez, etmiyor da. Başta yıkılması düşünülen gecekondu bölgelerinde olmak üzere, halkımızın çoğu yeşil alanı olan ve okul, yol, su, elektrik, sağlık vb. sorunları çözülmüş, sağlıklı konutlarda yaşamak istiyor. Fakat bu olanaklar sağlanmadığı ve düzenin yapısı gereği sağlanamayacağı içindir ki halk, kendi evini kendi olanakları içinde yapmıştır. Bugün canını dişine takarak savunduğu budur. Çünkü iktidar ve yalakalarının hakir gördüğü, küçümsediği gecekondular yoksul halkın tek “sermayesi”, ömrünü tükettiği tek güvenceleridir. Bu yanıyla ellerinden alınmak istenen gelecekleridir. İktidar ve belediyeleri “halkı izbe, sağlıksız konutlardan kurtaracağız” derken, asıl olarak halkın elindeki tek geleceklerini de almak istediklerini de gizlemeye çalışıyorlar. Bunu yaparken de kaba bir demagojiyle “gecekondularda oturanların yeşil alanlı, hastaneli vb. yerlerde oturmak istemediklerini ve rant peşinde koştuklarını”, direnmelerinin nedeninin de bu olduğuna dair yalanlar söylüyorlar. Evet, bu büyük bir yalandır… Halkın evlerine, keyfi ve yasadışı bir şekilde el koymanın meşrulaştırılmasıdır… Halkın şehir merkezlerindeki 300–400 m² bahçeli evleri-gecekonduları ellerinden alınmak suretiyle şehir dışlarında 60–70 m² küçük apartman daireleri, ödemeye ömrünün yetmeyeceği miktarlara parayla satılmak isteniyor. Yani on milyarlar değerindeki evler “enkaz parası” adı altında yo pahasına gasp edilip, “karşılığında sosyal konut veriyoruz” yalanı söyleniyor. Bu doğru değildir. Çünkü yıkımlar sonrasında bir kısım gecekondulunun yerleştirildiği evler, aslında olası bir depremde yıkılma riski büyük olan ve alelacele yapıldığı için her tarafı dökülen evlerdir. Yapılacağı ve yıkımlar sonrası evi yıkılanlara verileceği iddia edilen evler ise henüz proje aşamasındadır. Ve bu ülkenin yerine getirilmemiş binlerce proje mezarlığı olduğu da ayrı bir gerçektir. Halkımız on yıllardır yerleştiği, bütünleştiği ve derin komşuluk ilişkileri kurduğu bu yerlerden kopmak istemiyor. Elbette her türlü sosyal imkânın olduğu, sağlıklı konutlarda oturmak istiyor. O zaman yapılması gereken bölge halkının “sürgün”üne neden olmayacak bir yapılaşmadır. Yani halkın oturduğu bu yerler, halkla birlikte yapılacak yeni imar planlarıyla yeniden imar edilmeli, sağlıklı konutlar yapılmalı ve bölge halkına tahsis edilmelidir. Ve tüm bunlar da devlet tarafından hiçbir ücrete tabi tutulmadan yapılmalıdır. Ancak bu şekildeki bir çözüm halkın zararını kısmen karşılayabilir. Üstelik bu yöntemin uygulanması ile geliştirilecek çözümün yasası da hala yürürlüktedir. 1966 yılında Mecliste kabul edilen 775 Sayılı Gecekondu Kanunu, o dönem yaşanan bu sorunu tespit etmiş ve halkın gecekondusunu mevcut veya yeniden imar planına bağlı kalarak yenilemesi halinde, bedeli mukabilinde tapuları da vermeyi taahhüt etmiştir… 775 Sayılı Gecekondu Kanunu:
“Geçici Madde 5: Gecekondu ıslah bölgelerinde bulunup belediyelere ait olan veya bu kanun uyarınca belediyelerin mülkiyetine geçmesi gereken arazi ve arsalar üzerinde, bu kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce yapılıp 16 ve 17. maddelere göre tespit edilmiş bulunan gecekonduların konut olarak kullanılanlarından imar ve ıslah planları ve mevzuat icaplarına göre olduğu gibi veya değiştirilerek korunması gerekenlere, 30. madde gereğince gecekondusunu tamir ve ıslah ettiği takdirde, yapılacak imar planlarına ve hazırlanacak parselasyona uygun olarak, bedeli mukabilinde tapuları verilir.” Ancak, bu kanun hala yürürlükte olmasına rağmen, yapılmak istenen tam tersidir. Birçok bölge, mahalle “yol geçecek”, “heyelan bölgesi”, “dere ıslahı” vb. vb. gibi keyfi gerekçelerle yıkılmak isteniyor. Yerine konulmak istenen ise her türlü donanıma sahip süper lüks konutlar, iş-alışveriş merkezleridir. Boğaziçi’nin her iki yakası, Pendik-Kurtköy, Küçükçekmece-Altınşehir, Okmeydanı ve diğer depreme dayanıklı bölgeler özellikle seçilmektedir. Yapılan plan ve projelerde de görüldüğü gibi, “Kentsel Dönüşüm ve Gelişim Alanları” tespit edilen bölgelerde oturan halkın yararına bir yapılaşma veya iyileştirme hedefi yoktur, olmayacaktır da… Esasen, kendi ifadelerine de yansıdığı gibi, emperyalist finans tekellerinin ve işbirlikçi inşaat tekellerinin birlikte yararlanacağı bir rant paylaşımı vardır.
HALKIN GECEKONDULARI NASIL SAVUNULACAKTIR?
AKP iktidarının gecekonduları parça parça yıkmaya başlamasıyla birlikte, direnişler de boy vermeye başladı. Ancak iktidarın devasa polis ve askeri güçleri karşısında halkın birbirinden izole edilmiş küçük çaplı direnişleri sonuç alıcı olmamaktadır. Son dönemdeki Pendik-Aydost, Avcılar-Yeşilkent direnişleri hariç diğer direnişlerde somut kazanımlar elde edilememiştir. İktidar, top yekün saldırı ve yıkım yerine örgütlülüğün zayıf olduğu yerlerden parça parça yıkmaya başlayarak tepkileri en aza indirmeye çalışmaktadır. Bu saldırılar ilk önce içten fethetme taktiği ile başlamaktadır. Yani halka “ucuz konut” verileceği, “yıkılacak gecekondu enkazlarına yüksek değer verileceği” gibi yalanların yanında devletin kararlı olduğu, mutlaka yıkacağı korkutmacası da yayılarak direnişin gücü kırılmaya çalışılmaktadır. Bu yalan ve demagojilere inanarak evlerini terk edenler olmuş, bu durum da yıkım olan bölgelerde belli oranda etkili olmuştur. Bunun temel nedenlerinden biri, halkın bilgi ve örgütlenme eksikliğidir. Öncelikle bilinmelidir ki; AKP iktidarı ve belediyelerinin yaptığı veya yapacağı yıkımlar yasal değildir. Çünkü kendi çıkardığı 5272 sayılı Belediye Kanunu’nda belirtildiği üzere; “5272 sayılı Belediye Kanunu: Madde 73: “(…) Kentsel dönüşüm ve gelişim proje alanlarında bulunan yapıların boşaltılması, yıkımı ve kamulaştırılmasında anlaşma yolu esastır…” ANLAŞMIYORUZ! diyerek, belediyelerin halkı zorladığı anlaşma metinlerinin imzalanmaması gerektiği, halka iyi anlatılmalıdır. İktidar buna rağmen dozerleri, asker-polis panzerleri ile mahallelerimiz kuşatacak, yasadışı bir şekilde evlerimizi yıkmak isteyecektir. Onları geriletecek ve evlerimizi koruyacak olan birliğimiz ve kararlı direnişimiz olacaktır. İktidarın kimi yerlerde yakaladığı başarı geçicidir. Evet, birçok bölgede kimi başarılar elde etmiştir. Ancak bu halkın örgütsüzlüğünün getirdiği kısmi bir başarıdır. Diğer taraftan irili-ufaklı ve parçalı da olsa halkın ortaya koyduğu direniş ciddi bir direniş potansiyelinin olduğunu da açığa çıkarmıştır. Halk, yıkım olan hemen her yerde asker ve polis güçleriyle aralarındaki eşitsiz güce rağmen geri adım atmamış barikatlarını kurarak çatışmıştır. İşte bu direniş potansiyeli örgütlü ve merkezi bir güç haline geldiğinde/getirildiğinde kazanan yoksul gecekondu halkı olacaktır. Yoksul halk gecekondularını savunabilecektir. Bunda belirleyici olan, her kesimden gecekondu halkının “barınma hakkını savunma” temelinde örgütlülüğünün sağlanmasıdır. Bu en acil ve hayati konudur. Halkta kendi deneyimlerinden bu sonuca varmış ve temel gündemi haline getirmiştir. Merkezi ve birleşik bir örgütlülüğe kavuşmuş halkın evlerini hiçbir güç yıkamayacaktır. Büyük askeri güçlerle kısmen başarılı olsalar dahi bu kalıcı olmayacak halk evlerini yeniden yapacaktır. Yani halkın birleşik, örgütlü gücü karşısında gerilemeye mahkûmdur egemenler. Yıkıma uğrayacak gecekondu bölgelerinden başlayarak adım adım geliştirilecek direniş ve yarattığı değişik örgütlenme ve mücadele araçları, direnişin tüm İstanbul’a yayılmasının da zemini yaratacaktır. Devrimcilerin görevi de budur… Yıkım bölgelerinde başlayan direniş ve mücadele kıvılcımı bütün ülkeyi sarmalı iktidarı yakan bir yangına dönüştürülmelidir. İdeolojik ve politik anlamda düzen güçlerinin etkisinde olan halk kesimleri de konu evlerinin savunulması olduğunda devrimcilerle birlikte davranacaktır. Bunun pek çok örneği yaşanmıştır. SÜRGÜN VE YIKIM SALDIRILARI DURDURULABİLİR
On binlerce binanın yıkılarak yüz binlerce insanın sokakta aç-açıkta bırakılacağı sosyal yıkım olan “Kentsel Dönüşüm” politikaları durdurulabilir. İktidar tarafından (örneğin başbakan Tayip Erdoğan siyasi geleceğime mal olsa da yıkımları yaparım” diyor) her ne pahasına olursa olsun yıkacağız denilen gecekondu bölgeleri, halk birleştiği ve direndiği oranda kurtarılabilir. İktidarın bütün güçlülük yaygaraları boştur. Bunun açık örnekleri yaşanan küçük çaplı direnişlerde görülmüştür. Bu yanıyla ele aldığımızda irili-ufaklı direnişlerin birleştirildiği ve halkın örgütlü güçleriyle birlikte hareket ettiği her noktada yenilecek olan iktidardır. Bizim zayıflığımız, yaşanılan süreçteki örgütsüzlüğümüzdür. Bunun içindir ki; “Gücümüz Birliğimizdir” şiarını kendimize rehber edindik. Birliğimiz evlerimize el koymak isteyenleri caydırıp geri adım attıracağı gibi, birçok yeni mevzi kazanmamızın da garantisi olacaktır. Bunun içindir ki birleşmek ve örgütlenmek temel sorunumuzdur. İrili-ufaklı örgütlenmelerimizi birleştirdiğimizde, yenilerini kurduğumuzda ve bunları merkezileştirdiğimizde, iktidar ve belediyelerinin karşısına tek vücut olarak çıkabileceğizdir. Bugün İstanbul’un değişik bölgelerinde yıkımlara karşı onlarca komisyon ve örgütlenme kurulmuştur. Halkın kurduğu bu örgütlenmeler bir olumluluktur. Ancak yapıları ve fonksiyonları gereği yetersizdirler. Çünkü içlerinde düzen partilerinin temsilcilerinden, belediyelerle işbirliği yapan, bu amaçla kooperatif kuranlara kadar birçok olumsuz unsuru da barındırmaktadır. Keza halkın can yakıcı bu sorunun kendi grupsal-siyasal çıkarları için kullanmaya çalışan ve bu nedenle halkın örgütlenmesini kısırlaştıranları da buna dahil etmek gerekir. Tüm bunlardan dolayıdır ki, bu komisyonlar sağlıklı çalışmamakta, kararlar alamamaktadır. Aynı zamanda her komisyon sadece kendi bölgesiyle sınırlı olduğundan ortak bir örgütlenme ve politika belirleme ve hayata geçirme koşullarını da sağlayamamaktadır.
YIKIMLARA KARŞI ÖRGÜTLENMELERİMİZİ YENİLEYELİM
YENİLERİNİ KURALIM, BİRLEŞTİRELİM
Yıkımlara karşı oluşturduğumuz onlarca komisyon vb. örgütlenmelerimiz vardır. Ancak bunların yetersiz kaldığı yaşanan pratik deneyimlerle de görülmüştür. Bunun içindir ki hâlihazırda kurulmuş yıkım karşıtı komisyonlarımızı yenileyelim. Daha pratik kararlar alan ve uygulayan bir işleve büründürelim. Bunun için: <!--[if !supportLists]-->· <!--[endif]-->Yıkım tehlikesinin olduğu ancak bugüne kadar bir örgütlenmenin ve pratiğin olmadığı semt ve mahallelerde hızla yıkım karşıtı komisyonlar kuralım. <!--[if !supportLists]-->· <!--[endif]-->Yıkım kararlarının henüz alınmadığı, ancak iktidarın “Kentsel Dönüşüm Projesi” kapsamı içinde yer alan (ki iktidarın belediyeler verdiği yetkiyle her an, her yerde, evlerinizin tapuları da olsa yıkma girişiminde bulunabilir) semt ve mahallelerde, dayanışma ve destek komisyonları kurulmalı ve bunlar aktif hale getirilmelidir. Ve bir bütün olarak sahiplendiğimiz oranda saldırılar boşa çıkarılacaktır. <!--[if !supportLists]-->· <!--[endif]-->Kurulan komisyonları hantallıktan kurtarmak için kendi görev ve işbölümü yaptığı alt komisyonları kurmalı ve aktif bir Yürütme Kurulu oluşturmalıdır. <!--[if !supportLists]-->· <!--[endif]-->Yıkım komisyonları semt semt, bölge bölge birleşmeli ve İstanbul çapında merkezi bir yapıya kavuşmalıdır. Merkezi komisyonda basın, haberleşme, hukuk ve DKÖ’lerle ilişkiler komisyonları kurulmalı ve bir Sözcü’lük kurumu oluşturulmalıdır. <!--[if !supportLists]-->· <!--[endif]-->Yıkım komisyonları ilgili devlet kurumlarıyla, belediyelerle, mahkemelerle, hukuki anlamda ilişki kurmak, yasal sürelerde projelere itiraz haklarını, idari mahkemelerde dava açma haklarını kullanmakla birlikte, asıl olarak yıkımları örgütlü gücüyle ve kararlı direnişlerle durduracağı ve aşacağı bilinciyle hareket etmeli, bütün çalışmalarını, mesaisini buna göre düzenlemelidir. <!--[if !supportLists]-->· <!--[endif]-->Merkezi komisyon, mimar mühendis odaları başta olmak üzere, yöre dernekleri, vakıfları, bütün demokratik kitle örgütleriyle temasa geçmeli ve bölge, il ve ülke çapında yıkımlara karşı ortak politika ve örgütlenmenin koşullarını yaratmalıdır. <!--[if !supportLists]-->· <!--[endif]-->Merkezi komisyon yıkımlar sorununu gündemleştirmek için bir dizi çalışma ve eylem takvimi çıkarmalı, hızla harekete geçmelidir… TEMEL HAKLAR VE ÖZGÜRLÜKLER DERNEKLERİ FEDERASYONU GECEKONDU KOMİSYONU
|
|||
Similar |
||
